22 Mart 2010 Pazartesi

Haydi Bismillaaah !

Başlıktan da anlaşılacağı üzere birşeye girişiyorum :) Hem dünya hem de ahiret adına artık daha düzenli olmaya niyetlendim. Bunun için arkadaşımla birlikte 3 aylık acil eylam planı çıkardık. Hah hemen diyyin demi "hükümet de çıkarmıştı nooldu?" hemen hadi ordan diyin :)  Ama bu sefer çok kararlıyım,  çıkardığımız plana uycaz. Bu sefer tek de değilim hem. Gerçi arkadaş da benden beter :) al beni vur ona :D yav tamam arada sırada fire veririz ama olsun kararlıyız, güçlüyüz :)

Hadi bana bol bol dua edin. Özellikle maneviyatım için dua edin. Maddiyat kolay iş ;)

20 Mart 2010 Cumartesi

Dünya Şiiri





Burada hiç kimse durucu değil,
Hepimiz dünyâdan göçmeye geldik.
Kör olan bu işi görücü değil,
İyiyi kötüden seçmeye geldik.

Pazarcılar gibi alış-verişle,
Öbür âlem için bir sürü işle,
Az bir sıkıntı, biraz bekleyişle,
Bu çetin köprüyü geçmeye geldik.

Gelmedik buraya biz dava için,
Encâmı karanlık bir kavga için,
Dünyâlara ait bir sevdâ için,
Bizler âb-ı hayat içmeye geldik.

Kehf ashâbı gibi mağaralarda,
O en Kutlu ile mübârek GÂR'da,
Henüz ölüp gömülmeden mezarda,
Bitmeyen çileyi çekmeye geldik.

Niceler düştüler dünyâ ağına,
Vuruldular bahçesine bağına,
Anlarlar varınca son durağına,
Bizler bu bahçeyi ekmeye geldik...

5 Mart 2010 Cuma

İçimden geldi

Din nedir? Korkulacak bir şey midir? Kötü bir şey midir? Zararlı mıdır? Dindar olunca ne olur? Neden insanlar kaçar ki dinden ve dindardan? Neden hep sonraya ertelerler dini görevlerini? Neden işte bu adam dinci derler? Neden dindar olduğu için arkadaşları arasında farklı görülür insan? Neden namaz kılmaya gittim diyince birden yüzler değişir?....

Şöyle etrafıma bakıyorum da çok az insan Allah’ı düşünüyor. Çok az insan, dünyaya neden geldiğini biliyor. Biliyorum diyen insanlar bile bilmiyorlar. Hatta namaz kılan insanlar bile bilmiyor. Buna ben de dahilim. Hakiki manada, hiçbir şeyi bilmiyoru(z)(m). Bildiğimiz her şey sadece yüzeysel şeyler ve bunlar sadece bilmekte kalıyor. Bildiğini hayata yansıtmadıktan sonra bilmenin ne anlamı kalıyor ki? Bilgi hamallığından başka bir şey değil. Allah var mı? Var tabii diyoruz. Ama yokmuş gibi yaşıyoruz. En çok kimi seviyorsun? Önce Allah sonra sen diyoruz ama Allah’tan önce kim bilir neleri seviyoruz… Namaz Allah’ın emri mi? Evet diyoruz ama cumalara bile gitmiyoruz. Namaz kılanlarımız da neden namaz kıldığını bilmiyor. O namazlarımız sadece fiziksel hareketlermiş gibi kılınıyor. Yani kısacası dinimizi gerçekten bilmiyoruz. Bildiğimizi zannettiklerimiz de gerçek manasıyla bilmiyor. Bilmediğimi şeyden de kaçıyoruz doğal olarak.

Ah bir bilsek, Allah bizi ne kadar çok seviyor. Bizi bizden çok seviyor. Ama biz onu bilmiyoruz, öğrenmiyoruz.. Kaçıyoruz ondan ve söylediklerinden. Namaza emir diyoruz; insanoğlu emirlere karşı gelmeyi pek sever. Aslında namaz o anlamda bir emir değildir. Namaz insana bir hediyedir. Derinlemesine düşününce, namazın aslında emredilmesine gerek olmayan, insan için aslında bir ihtiyaç olan ibadet olduğunu görüyoruz. Namaz kılmaya, dua etmeye ihtiyacımız var. Çünkü bizim içimizde bir yerlerde bir boşluk var ve bu boşluk yalnızca, namaz ve dua ile doluyor. Allah’a dua etmeye ihtiyacımız var. Mutlak aciz olan biz insanların, kudreti sonsuz olan Allah’a ihtiyacı var. Ona içini dökmeye, onunla dertleşmeye, annemizin kucağına başımızı koyar gibi; onun huzuruna çıkmaya ihtiyacımız var. Bizim onun şefkatine ihtiyacımız var. Annemize şefkati veren, ve annemizin şefkatinden sonsuz kez büyük şefkati olan Allah’ın şefkatine ihtiyacımız var.

Allah’ım eğer senin varlığını bilmeseydim, sıkıldığım, daraldığım, bunaldığım zamanlarda senin huzuruna gelip, sana içimi dökmeseydim, senin beni benden çok sevdiğini bilmeseydim, ben bu kadar sıkıntının içinde boğulurdum da bir daha çıkamazdım. 

Rüzgâr nasıl sürükler sararan yaprakları,
Hafiften yağdı yağmur, ıslattı sokakları.

Güneşle aramıza girmiş kapkara bulut,
Aydınlatmıyor artık güneş ışığı sönük.

Umutlandım, geceden sordum parlayan ayı,
Yıldızlar bile küskün görünmüyor alayı.

Avuçlarım açıldı yükseldi göklere dek,
Kalbime bir ses geldi, “sevgili kulum sabret”

Isındı damarlarım, yumuşayıverdi kalbim,
Aydınlattı her yeri Allah’a olan sevgim.

2 Mart 2010 Salı

Mescit dostları

Üniversite hayatı, insanın nefsi ile en çok çatıştığı dönem olsa gerek. Gençliğin en yoğun olduğu, dolayısıyla da nefsin elinde bir çok silahın olduğu bir dönem. Sabah derse girersiniz, sonra öğlen olur 1 saat aranız vardır. Bu 1 saatte yemek yemeniz ve dinlenmeniz gerekir. Bunun yanında öğlen namazını kılmanız gerekmektedir. İşte burada çok zorlanır insan. Hele bir de namaza tek başına gidecekseniz, diğer arkadaşlarınızdan ayrılıp, mescidin yolunu tutmak zor gelir insana. Şimdi onlar gidecekler, bir yerde yemek yiyecekler, gülecekler eğlenecekler... Sen ise onlardan ayrı olarak, okulun en uç köşesine gidip, bodrum katına inip namaz kılacaksın. Sen bunları yaparken, onlar hiç demeyecekler, "Yusuf nerde kaldı" ya da "Yusufu bekleyelim öyle yemeğe gidelim". Akıllarına bile gelmezsin o sırada.

Bir şekilde nefsinizi yenip mescidin yolunu tutarsınız. Kapıdan ilk girişte tanıdık simalar görürsünüz biraz. Bol bol zenci insan görürsünüz mescidde :)  Abdest alırken eski bir arkadaşınızı görürsünüz. Hazırlık sınıfındayken tanışmışsınızdır, arada sırada böyle mescidde görüşürsünüz. Mescit dostları diyorum ben onlara. Onlar çok farklı dostlardır. Sizi siz olduğunuz için seven, size "kardeş" diyen insanlardır. Namaza beraber dururken, Hakk katında birbirinize eşit olursunuz. Artık aranızda fark yoktur. Ne karizma, ne not ortalaması, ne sempatik olma... gibi hiçbir fark orada geçerli değildir. Namaz bittikten sonra eğer bir aceleniz yok ise iki kelam edersiniz. Nasıl gidiyor dersler felan dersiniz. Kimse hakkında gıybet etmezsiniz, kimseyi çekiştirmezsiniz, hocalarınıza sövmezsiniz. Saf bir sohbettir orada geçen 5 dakikalık sohbet. Birbirinize güler yüzle bakıp, dinlerken başınızı eğersiniz. Karşılıklı saygı öyle büyüktür ki, kendinizi bir an âlimler meclisinde zannedersiniz.

Bazen öyle bir zaman olur ki, yukardaki arkadaşlarınız canınızı çok sıkar, hemen aşağıya mescide gidersiniz. Onları yukarda kendi hallerine bırakıp, Rabbinize yönelmeye gidersiniz. Çünkü sizi ancak o anlamaktadır. İnsanları sizi anlamadığı, kimsenin size değer vermediği zamanlarda, size o değer verir. "Yine işin düştü de geldin demi" demez size. Geldin ya gerisini boşver der adeta. Namazdan sonra bir de mescit dostlarınızı gördünüz mü, onlarla biraz sohbet ettiniz mi; artık içiniz ferahlamıştır. Siz artık kendinize değil, yukarıdaki arkadaşlarınıza üzülürsünüz. Keşke onlar da benin tattııklarımı, hissettiklerimi yaşayabilseler dersiniz. Keşke onlar da şimdi burda olsaydı dersiniz. Keşke onlar da mescit dostlarım gibi olsalar..

22 Şubat 2010 Pazartesi

Başlık da yazamadım

Oooo epey olmuş yav :) Böyle yazı başlangıcı da olmaz ama, napalım başlayamıyorum bir türlü yazmaya. Tam 13 gündür yazamadım. Yazmayı bırak paneli açıp da blog bile okuyamadım. Son bir haftadır bi web projem var onunla uğraşıyorum, bitince zengin olacam :P biraz bunun yüzünden biraz da canımın istememesinden uğramadım buralara.

Kendimi yine ot gibi hissetmeye başladım. Boş boş bilgisayara bakıyorum, robot gibi kod yazıyorum, birisi msnden bişey dediğinde sadece gülüyorum, cevap bile veremiyorum. 

Yavaş yavaş toplanmaya başladım. Yarın itibari ile 1 aylık bir program çıkarmayı düşünüyorum. Gün, gün neler yapacağımı yazcam.

Okul da açıldı, amele gibi dersler başladı. 5. seneyi garantilediğimi öğrendim bu arada. Son sınıfın kredisini azaltmışlar, kaldığım dersleri temizleyemiycem.

10 gün kadar önce dayımın bi kızı oldu. Adını ne koymuşlardı unuttum valla şimdi :)  Anne tarafı, Ankara'ya akın gerçekleştirdi :) biraz da onlarla meşgul oldum. Dayımın evinin balkonunda bir Ankara manzarası var ki müthiş. Amatörce birkaç fotoğraf çektim, sağ tarafta görebilirsiniz.

Geçenlerde metroda birisini gördüm. Yüzü tamamen yanmış, kulakları kaybolmuş, dudağı şişkin kalmış. Parmaklar desen varla yok arası :( Çok kötü bir durumu vardı. Dedem geldi o sırada aklıma. Onun da bacağı yanmıştı, hastaneye yattı ancak 45 gün sonra iyileşemedi ve vefat etti. Yanık nasıl kötü bir şey iyi bilirim. Çok zor imtihandır... 

Düşündüm de herkesin bir derdi var. Özellikle hastalık derdi olanların sayısı çok fazla. Sonra etrafımdaki insanları düşündüm. Kimlerin ne derdi var diye. Gördüm ki bir kısım insanların, "Allah'ın rızasını kazanmak" gibi bir derdi var. Bunun için İslam'a hizmet ediyorlar. Bu insanların dünya adına çok fazla dertleri yok. Çünkü onların en büyük derdi, insanların Allah'ı bilmesi, ona ve dinine hizmet etmek. Bunun dışındaki dertler onlara küçük gelmekte ve zaten Rabbim onlara da dünyevi dertler vermemekte. Mesela bu insanlar çok nadiren hasta olurlar, başlarına çok nadiren bir bela gelir. Bir kısım insanlar da var ki, bütün dünya onların dertleri olmuş. Sürekli dünya ile meşguller ve sürekli de bir sıkıntıları var. Kimisi çok hasta, kimisi çok fakir, kimisinin ruh hali iyi değil... Böyle karşılaştırmalar yaparken gördüm ki, her insanın bir derdi var. Allah herkesi bir şekilde imtihan etmekte. O zaman derdimiz Allah rızası olsun ki, hem dünyevi dertlerden kurtulmuş olalım hem de sevap kazanalım. Çok kârlı bir dert bence ;)

Bu aralar maddi durumlar iyi değil, evde bu yüzden de huzursuzluk var. Babamın işsiz olması iyice psiklojisini bozdu, aynı şekilde annemin de. İki psikolojik sürekli tartışır oldular. Aslında ikisi de gayet dindar ve tevekkül sahibi insanlardır ama, bu işsizlik 1 seneyi aşınca, bir de girişilen her çabanın sonucu zarar olunca artık sorun olmaya başladı. Bir baba için en zor şeylerden biri olsa gerek işsiz kalmak. 

Hizmete geri döndüğümü yazmıştım ya:  döndüm dönmesine dee hâlâ sıkıntılarım var. Bir türlü kendim isteyerek iş yapamıyorum. Abilerimin demesiyle de yapmak içimden gelmiyor. Zorlamam lazım galiba kendimi. Hemen olmuyor diye pes etmemem lazım gibi. Ama arkadaşım onlar da daha gelir gelmez, yeni oluşmaya başlayan bi hizmet alanın başına koymuşlar beni. Yahu ben zaten zar zor çalışıyorum bir de böyle yapıyolar. İşin zor tarafı, ben zaten yazın bu alandaki hizmetin başlangıcını yapmıştım, temelleri atmıştım sonra asıl işin sahibine devretmiştim. O da tabi ilgilenememiş, tıpkı benim lise hizmetleri ile ilgilenememem gibi :( şimdi sil baştan başlıyacaz :(

Cumartesi günü Ankara'lı yazılımcıların atöyle çalışmasına gittim. Orda bluekid diye birisi vardı. Yapay zeka hakkında bi sunum yaptı. Adam hoabi olarak ilgileniyor bununla. Yaptığı projeler yükseklisans bitirme projesi olabilecek seviyede :) Öyle piskopat bi programcı :) İşin güzel yanı, bu kişinin dindar birisi olması. demek ki neymiş, dindar olmak, iyi mühendis ya da herhangi bir meslek adamı olmaya engel değilmiş. Helal olsun diyorum. 

Bu gün blogları okurken gördüm de mimlenmişim.Beyaz Gül mimlemiş beni. Kendini 7 maddede anlat demiş. Kekşe 70 soru olsaydı da bana kendini anlat demeseydi :) ben hiç kendimi anlatamam ki. Anlatabilsem zaten, profilimdeki hakkımda yazısını yazardım :) Ama napalım artık bişeyler yazcaz  ama ne zamana yazarım bilmiyorum. Kaç kere başlarım yazmaya sonra geri silerim... :)

13 günün acısını çıkarır gibi yazdım. Bu kadar yeter :) Bana bol bol dua edin desem eder misiniz? :)