7 Aralık 2011 Çarşamba


Bugün birkaç sayfa meal okuduktan sorna düşündüm de, öleceğiz.. Hem sadece biz değil, kıyametle dünya da ölecek. Üstüne binalar kurduğumuz, teknolojiler geliştirdiğimiz, daha hızlı ve rahat yaşamak için arge yaptığımız herşey bir anda yok olacak.. Yapmaya başladığım internet projesinin hiç bi anlamı kalmayacak. Ben öldükten sonra birileri devam ettirse bile eninde sonunda bir son bulacak. Facebook'un en fazla kıyamete kadar ömrü var..

Kendimi bildiğimden beri zenginlik görmedim. Ben yokken de hem annem hem babam alt gelir grubundanmış zaten. Bir gün üste çıkarız diye umut ederken, daha da düşmediğimiz için şükrettik. Umutlar şimdi benim üzerimde yoğunlaştı. Bir gün Yusuf mezun olur ya da projesi tutarsa annemin bulaşık makinesi, babamın da ford transit'i olacak mesela :) 55 yaşına geldi babam artık transit'ten vazgeçti.. 55 yıldır dünya adına kurduğu hayallerinin(ama hep şükretti) neredeyse çoğu ortada kaldı. Şimdi hayalleri çok daha farklı, ihtiyarlık görünmeye başladı. Aynı şeyler dedem için de oldu eminim. Gençken kurduğu hayallerin bir çoğu olmadı.

Ömür dediğin ortalama 60 sene. Sorsan babama 55 yıldan ne anladın, göz kırpma süresi kadardı der. Bu kadar kısa ömür, sonlu bir dünya, ama biz sürekli hayaller kurup onların peşinde durmadan koşuyoruz... Anlamsız değil mi sizce?

Önümüzdeki yıllarda o üst gelir grubuna çıkma gibi bir ihtimal var. Mesela bu sene oturduğumuz evden taşınmayı düşünüyoruz. Sebeplerin en büyü evin babam kadar yaşlı olması ve yıkılacak duruma gelmiş olması. Ama biz bu evde çıkınca bir üst düzeye atlamış olacağız. Bi kere kombili bir evde oturcaz artık. Soba yakma zahmeti(?) olmayacak, odalarının bi çoğu sıcak olacak, banyo sobası diye birşey olmayacak vs vs.. Sanki burdan gidince kazanmak yerine kaybedecekmişiz gibi geliyor bana. Sanki burdan gidince, sadeliği, az ile yetinmeyi, şükretmeyi kaybedecek gibiyiz. Burdan gitmeyi en çok isteyenlerden biri de benim aslında ama en çok özleyeceklerden biri de benim heralde. Ne de olsa çocukluğum burda geçti. Sabahları güneşin doğuşuyla evin aydınlanmasını özliyecek gibiyim.. Acaba annem de özler mi, salonda leğende çocuk yıkadığı günleri?

İnsan nedense çektiği sıkıntılar biterken, sıkıntılarını özleyeceğini düşünüyor. Netekim özlüyor da.. Çekerken bitse de kurtulsak dediği günler, bitmeye başlarken "hey gidi günler" oluveriyor.. Böyle bir dengesiz varlığız işte. Ne istediğini bilmeyen ama istekleri de hiç bitmeyen, neyle mutlu olacağını bilmediği halde mutlu olmak için hayaller kuran, mutlu olsa da geçici olacağını bilen..

Bazen diyorum ki, boşver dünyayı vakfet kendini. Hizmet et, yalnız(bir tek rabbinle) kal. Dünya'dan uzaklaş, isteklerinden arın, hiç bir şeye sahip olma. Ama o da olmuyor, işin tefrit kısmına giriyor. Zaten bunu yapamayacağımmı da biliyorum ama içimde bazen bu hayata dair güçlü bir istek oluşuyor. (çabuk kayboluyor)

Sahip olduğumuz her şey geçici, boş, anlamsız.. Galiba ilerleyen yıllarda sadeliği, azlığı, hatta yokluğu bile özleyeceğim.. Sahip olmak istediğim şeyler, olsanız bi türlüü olmasanız bi türlü...
http://yakupbugra.tumblr.com/post/10571091093/bahar-cicekleri-sarsa-her-yan-benim-icimde-bir

21 Ekim 2011 Cuma


Hep derler ya, dünya hızla değişiyor diye. Aslında dünya o kadar da hızlı değişmiyor. Dünyayı algılamamızdaki değişiklik ile dünyanın değişimi birleşince çok hızlıymış gibi geliyor. Çocukken dunyayı nasıl algılıyorduk, şimdi nasıl, ilerde nasıl olacak.. Belki biz, dünyadan daha hızlı değişiyoruz? Dünya bize ayak uyduramıyor belki de. Çocukken kurduğunuz hayaller, düşünceler ile şimdiki hayallerinizi, düşüncelerinizi karşılaştırın bakalım; hayalleriniz ne kadar değişmiş? Peki o günden bu güne dünya ne kadar değişmiş? Karşı koyamadığınız, bir daha asla geriye dönemediğiniz bir değişim.. Ne yaparsanız yapın o değişimi durduramayacaksınız. Geçmişi hep özleyeceksiniz, geleceğe hep hayaller kurarak umutla bakacaksınız, bugünü de farkında olmadan geçireceksiniz.

---------

Bazı insanlarla yaşadığınız şeyleri asla silemiyorsunuz içinizden. Sildim deseniz de, defterleri kapatıp rafa kaldısanız da yalan oluyor. Bir de bakıyorsunuz farkında olmadan defter önünüzde yeniden açılıyor. Sonra yine rafa kaldırıyorsunuz, sonra yine açılıyor. Çözümü yok heralde bunun.

18 Ekim 2011 Salı

Herkes sonbaharın geldiğiyle ilgili yazılar yazıyordu. En çok da Cahit Zarifoğlu'nun "Bir ölüm vefalı bir de sonbahar" sözünü paylaşıyordu insanlar. Aynı sözü onlarca defa görmekten gına gelmişti :) Bugün ilk defa ben de hissettim sonbaharı. Çok sert bi rüzgâr vardı dışarda. Yerler neredeyse yapraktan görünmüyordu. Dilime birden Kaf Dağının Ardında şarkısı dolandı. Mırıldana mırıldana yürüdüm sokakta. Eve gelince ise yansımalar listesi ile devam ettirdim. 

Sobayı yaktıktan sonra camın kenarında loş ışıkta kitap okumak ise başka güzeldi. 

Yalnızlık da bazen tatlı oluyor.

Velhasılı Ankara'da sonbahar başladı benim için.

Ek: Bu akşam ilk ayvayı da yedim :)

5 Ekim 2011 Çarşamba

2 Ay Sonra


Yeniden blog yazma yetisine/alışkınlığına/isteğine kavuştum galiba :) 2 ay olmuş yazmayalı,  ne yaptın diye sormayın hiç hatırlamıyorum. Bir ara İstanbul'da staj yaptım o kadar. En son hatırladığım şey ise 2 gün önce bizim sınıfın ilk düğününe gitmiş olmam. Ben mi? Uzatmalara girdim okulda. 2 sene daha okuldaymışım gibi görünüyor. Bu arada işe başladım, yarı zamanlı yazılımcıyım artık.

Kış geldi, eve sobayı kurduk. Özlemişim sobanın sıcaklığını. İlk yaktığımız akşam sanki evi değil de ruhumu ısıttı mübarek. Seneye büyük ihtimalle sobasız bir evde oluruz, özlerim kendisini. Son senemizi mutlu geçirelim istiyorum sobamızla. Gerçi babannem, kombili ev de olsa ben sobadan tarafım, soba yakarım(?) diyor ama bakacaz artık. Geçmişteki her "zorluk" gibi sobayı da özleyeceğimden eminim..

2 Ağustos 2011 Salı

Kaçış

"Zamanın akışını yavaşlatmak ister gibi sürekli geçmişi hatırlamaya çalışıyoruz. Ve sanki zamanın akışını hızlandırabilecekmişiz gibi, gözümüzü dikmiş, geleceğe bakıyoruz. Bize verilmeyen zamanlarda dolanıp duruyoruz habire ve bize verilen tek zamanı, şimdiyi, hiç düşünmüyoruz. Geçmiş ve geleceğin hayallerine kapılarak, şimdiki zamandan kaçıyoruz. Neden? Çünkü, şimdiki zaman bizim için çok sancılıdır. Şimdi’yi gözümüzün önünden uzak tutarız, çünkü bizi rahatsız eder. Ancak gerçek anlamda lezzetler içinde olduğumuzda zamanın akıp gitmesine üzülüyoruz. Geleceğe dair neşeli umutlar besleyerek, hiç kullanma imkânımız olmayan ve erişip erişmeyeceğimiz de şüpheli bir dönemde yapacaklarımızı planlayarak, şimdiki sancılarımızı azaltmaya çalışıyoruz... Geçmiş ve şimdiki zaman elimizde birer oyalanma vesilesi, gelecek ise tek başına sonumuzdur. İşte bu yüzden, hiçbir zaman gerçek anlamda yaşamayız, fakat yaşamayı umut ederiz. Hiçbir zaman da gerçek anlamda mutlu olmayız, fakat sürekli nasıl mutlu olacağımızı planlarız."
Pascal

26 Temmuz 2011 Salı

Derdi dünya olanın...

Daha önce yazmış mıydım hatırlamıyorum. Bir insanın derdi Allah rızası değilse o insana dünyalık bir sürü dert veriliyor. Bakın şöyle etrafınıza ve kendinize.. İnsanların ne dertleri var? Kimlerin derdi rıza, kimlerin derdi dünya? Derdi rıza olanlar ne kadar da mutlu değil mi? Öyle bir dert ki insanı mutlu ediyor.. Ağlıyorsun, ağladım diye mutlu oluyorsun.. Sıkıntı çekiyorsun, ohh ne tatlı sıkıntı diyor, şükrediyorsun..

Derdin dünyalık şeyler ise misli ile dertleniyorsun. Üstelik dertlendiğin hiçbir şeye ulaşamıyorsun da. Dertlerinin altında ezildikçe eziliyorsun, girdabın dibine doğru hızla yol alıyorsun. Hiçbir şey istediğin gibi olmuyor, her şey allak bullak, düzenin altüst..

Eskiden rızayı gözeterek yaşardım. Sonra dünyevi hayaller kapladı etrafımı. Güzel bir iş, güzel bir hayat, araba, ev, gezmeler, zevkler... Daha fazlası için daha fazla çalışmam gerek diye düşünmüştüm. Halbuki önce azına kanaat getirmek gerekirdi. Azı bile yokken fazlasına göz diktim. Şimdi ise azını bile aramaya başladım. Aslında sadece kendim için istememiştim bi kısmını. Ailem de biraz rahat etsin diye düşünmüştüm ama şimdi onları da sıkıntıya soktum. Okulumu en az 2 sene uzattım. İçinde bulunduğum cemaatten uzaklaştım. Hepten de düşmedim ama eskiye nazaran düştüm.. Bir sürü aptallık yaptım. Bir imkan olsa da tüm geçmişim silinse, hiçbirini hatırlamasam ve birkaç sene öncesine geri dönebilsem.. Derdim rızayken karışıma çıkmış olan engelleri aşabilmiş olsaydım keşke.. Şeytanın sağdan yaklaşmalarına kulak asmasaydım keşke... Keşke demek bir müslümana yakışmıyor değil mi?

Şimdi yeniden rızayı gözetmeye niyet ettim. Nerden başlayacağımı bilemiyorum. Üstelik artık bazı sorumluluklarım da var. Benden birşeyler bekleyen insanlar var. Hem onların beklentisini karşılayıp hem de yeni bir düzen tutturmam çok zor olacak. Rızaya giden yollardan en uygun olanını seçmem gerekiyor. 2 sene önceki konumuma geri dönemem belki ama ona yaklaşabilmem gerek. Önümüzdeki 2 sene çok sıkıntılı olacak gibi. Hem maddi hem de manevi olarak sıkılacağım. Rabbim dilerse sıkıntılar bir bir çözülür. O yüzden çok dua ediniz bana..

22 Temmuz 2011 Cuma

Son 10 Gün

Evet evet Ramazan'a tam 10 gün var ;) Ramazan yaklaştıkça her gün dinlemeye başlıyorum :)

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Aylık niyetine

İstanbula geleli tam 1 ay oldu. 1 ay sonra farkettim ki aradığım şey İstanbul'da da değil. O'nu bulana kadar devam ;)

Bir şeyin en tatlı hali, özlenmiş haliymiş. Ankara'dayken İstanbul'u özlemek çok tatlıydı. İstanbul'dayken Ankara'yı özlemek tatlı oldu :)

İş hayatı insanı çok yıpratıyormuş. Ev-iş arası gidip geliyorsun. Kendine vakit ayıramıyor insan. Şöyle oturup da bilgisayardan en güzel müzikleri açıp derinlere dalamıyor. Dalsa dalsa uykuya dalıyor :)

Bazen dağlara kaçası geliyor insanın. Etrafındaki herkes yabancılaşıyor, anlamsızlaşıyor. Kimseyi eskisi kadar sevemiyorsun, herkes yapmacık geliyor. Kimsenin olmadığı bir yere kaçıp, orda O'nunla başbaşa kalmak istiyor. Bir gün kaybolursam bilin ki dağlara felan kaçmışımdır :)

Bunca zaman boşa uğraşmışım diyorum bazen. Benimle aynı sene okula başlayan arkadaşlarım mezun oldular. Bir çoğu da sıfır bilgisi olmasına rağmen işe yerleşti en düşüğü 2000 lira maaş alıyor. Ulan madem bu kadar rahattı işe girmek ben ne diye yırtındım diyorum :) Hoş ben zevk aldığım için uğraştım ama olsun yine de koyuyor insana :)

Erkan Oğur - Eksiklik kendi özümde 10 numara. Bu satırları onunla yazıyorum ;)

Gurbet de bazen tatlı oluyormuş. Kimsesiz olmadığını, kimsesizlerin kimsesinin var olduğunu daha net hissediyorsun.

Bu aralar çok sık mutlu aileler görmeye başladım. Ailemi özlemiş olabilirim :) Annesine/babasına sarılıp kendini huzura bırakan çocukları görünce içim ısınıyor. Hele bir de anne/baba da çocuğa sarılıp gözleri ötelere dalmışsa ben daha bir zevk alıyorum onları izlemekten :)

Şimdilik bunlar geldi içimden. Yarın iş var, yatmak gerek :) Ah bu kapitalist dünya ahh  beni de köle etti :)

20 Haziran 2011 Pazartesi

Hey gidi günler...

Ben büyüdüm siz küçüldünüz. Ben büyüdüğümü sandım siz arkada kaldınız. Benim pizzacının üstümdeki evimin içinde kaldınız. Ara sıra sizi hatırladıkça burnumumun direğini sızlattınız. Ahh!! dedirttiniz. Kekşe dönebilsem dedirttiniz. Ne güzel günlerdi o günler. Para, ünvan, sevilmek, sevmek, büyüklük yoktu o günlerde. Tek bir kazanç vardı, O’nun rızası. Tek bir ünvan vardı, abi. Tek bir sevgi vardı, O'nun sevgisi. Tek bir büyüklük vardı, O’nun büyüklüğü…

Allah biliyor ya ben sizi çok özledim. Allah biliyor ya gözlerimi yaşartıyor.. Başıma gelen herşey sizi unuttuğum için geldi. Başıma gelen herşey hey gidi günlerdeki ben olmaktan çıktığım için geldi. Madem zaman dairevi dönüyor, bir gün yine hey gidi günlere geri döneceğim. Bir gün yine o günleri yaşayacağım. Yeniden gariplik, gurbet başlayacak. Tatlı gurbet, sevimli gariblik..

Tekrar döneceğim size. Tekrar - eğer hâlâ ordaysa - pizzacının üstündeki eve döneceğim. Olmasa bile sizin için ev farkı yok. Eğer hâlâ ismimin üzerine çizgi atılmadıysa, eğer hâlâ yiğitler arasına kabul edilebileceksem  eğer hâlâ ağlama hasletimi kaybetmediysem, eğer hâlâ kalbim mühürlenmediyse, eğer hâlâ içimde bir nebze hizmet sevgisi kaldıysa geri döneceğim. Kabul eder misiniz bilmiyorum ama en azından bu kapıda ölmek için çalışacağım. Rabbime hamdolsun ki sizden uzaktayken almadı canımı. Ve şimdi Rabbim de şahit ki size geri dönmek için niyet ediyorum. Dönemeden ölürsem, dönmüş olarak sayılırım. Rabbimden dileğim, sizden uzaktayken almasın camını. Sizi yaşarken, en güzelinizle beraberken alsın canımı. Sizi çok özledim "hey gidi günler" Bu kadar hasret yetmez mi dönmek için?

19 Haziran 2011 Pazar

İstanbul yeniden


Yaz geldi, dönem bitti, arkadaşlarımı mezun ettim :) Okulu  2 sene uzatmanın verdiği sıkıntıyla mezuniyet töreninin çok güzel geçtiğini söyleyemem. Arkadaşlar arasında işi geyiğe çevirmiş olsak da insan biraz üzülüyor. Beraber başladığımız arkadaşların yarısı bitirdi okulu. Kalan yarısı da benim gibi uzattı :) 

10 gün kadar Ankara'da serbest takıldıktan sonra en sonunda İstanbul'dayım ;) Bir iş buldum kendime. Hem kendimi geliştirmek hem de okulun uzamış olmasını telafi etmek için iyi olacak bu iş. İlk 2 ay kadar sadece yol+yemek ile yetincem ama sonrasında rahat olacak inşallah ;) 

Tatil sonuna kadar İstanbul'da olacağım nasipse. Kardeşimin de ataması (yeni polis) İstanbul'a çıktı. 15 gün sonra o da gelecek. Bir şekilde ben de okulumu buraya kaydırabilirsem ailecek taşınmayı düşünmüyor değiliz. Bakalım ne olacak...

3 ay boyunca burada olacağıma göre tanışmak isteyenlerle tanışabilirim :) Bunu da belirtmiş olayım dedim. Şimdilik selametle kalınız. Artık daha sık uğrarım buraya. Malum yalnız olunca inasn yazacak çok şeyi oluyor, daha çok düşünüyor, daha çok hissediyor ;)

22 Mayıs 2011 Pazar

Tumblr icat oldu blogger unutuldu


Bu aralar tumblr'a sardım. Kısa yazılar, resimler, müzikler, videolar paylaşmak için birebir. Blogda kısa şey yazmak istemiyorum. Uzun yazılar da öyle her zaman gelmiyor. Blogda yazı yazmak için bişeyler yaşamam lazım. Aklıma bişey takılmalı, bişeyi kendime dert edinmeli, bişeyin bana yazdırması lazım özetle. O da bu aralar olmuyor malesef. Tam bir atalet dönemine girdim. Boşlukta dolanıyorum sanki. Hedefsiz, amaçsız, günübirlik... Ne olacağım belli değil, ne olduğum gayet açık... Nereye gidiyorum? An geliyor; tamam bu sefer belli, hadi bismillah diyorum. An geliyor, boş teneke gibi bir hâl alıyorum. Kafam boş, kalbim boş, ruhum boş... Hiçbir şey etkilemiyor beni o anlarda. Bitkisel hayat sanki. Sonu hayrolsun inşallah. Tumblr profilim mi? Ama kimseye söylemeyin bak: yakupbugra.tumblr.com

1 Mayıs 2011 Pazar

Sobanızı yakmakta güçlük mü çekiyorsunuz? :)

video
Eskiden biz de böyle videolar çekerdik ama kayboldu. Bu sobayı yakmaya çalışan kişi benim liseden arkadaşım. Sobalı hizmet evlerinde kalmış garibim. Ben hep kombili evde kaldım :) Arkafondaki ilahi felan çok acıklı :) Özledim bea

Uyumak istiyorum

Uyumak istiyorum günlerce, aylarca, yıllarca... Sonra uyandığımda yep yeni bir hafızam olsun istiyorum. Bu sefer kalbim de bu kadar çok sevmesin herkesi. Arkadaşın ötesine çıkmasın insanlar. Çok yoruldum ben. Uyumak istiyorum.. Üşüyorum.. Kalın yorganım nerdeydi?

28 Nisan 2011 Perşembe

fatal exception



o, sen, şu, bu... şubuo vardı eskiden türkselde

sonsuzun integrali = bülent ortaçgilmiş

derin olan kuyu değil, kısa olan ipmiş dedi birisi. boyumu uzun sanırdım meğer kısaymış. yeni mi anladım yooo..

imsak girmiş. ramazan ne zaman geliyordu sahi?

kafa göz dalcaz birisiyle beraber birisine. kıl olduk. nerde oturuyordu o?

aha hoca Allahüekber dedi. 1 bardak daha su içseydik iyiydi. neyse niyet ettim insan olmaya.

mavi ekran verdik. kapıları bi açıp kapatsak düzelir mi?

3 senedir bu dersin sınav arefesinde illa bişey oluyor. hadi bi reset atalım yarın sınava rahat girelim.

güzelmiş böyle saydırmak.

23 Nisan 2011 Cumartesi

23 Nisan Marşı ! :)

Bugün bir değişiklik olsun diye eski okuluma gittim 23 Nisan törenlerine. Çektiğim fotoğraflardan bazılarını buraya koymak istedim. Anasınıfının mehter takımı günün en güzel oyunuydu





... gelsin bu meydâne

Yansımalar - nirkiz ilahi ney taksimi http://fizy.com/#s/1ahugt

Semâdan sırr-ı tevhidi, duyan gelsin bu meydâne,
Derûn içre bugün Allah, diyen gelsin bu meydâne.

Salâdır ehl-i irfâne, götürsün cânı kurbâne,
Bugün başını merdâne, koyan gelsin bu meydâne.

Bilenler sırr-ı Settârı, görenler nûr-i Gaffârı,
Cihânda şişe-i ârı, kıran gelsin bu meydâne.

Kamunun hâlıkı birdir, niçin bazısı kâfirdir,
Bu ne hikmet bu ne sırdır, bilen gelsin bu meydâne.

Gönül maksûdunu buldu, cihân envâr ile doldu,
Bugün Nûri imâm oldu, uyan gelsin bu meydâne.

2 Nisan 2011 Cumartesi

18 Mart 2011 Cuma

Yeniden İstanbul


Bu haftasonu İstanbul'dayım nasipse. Şansa bak ki yine yağmurluymuş hava. Bu üçüncü oluyor böyle yağmura denk gelmem. Neyse İstanbul'un yağmuru bile başka güzel. İnşallah dönüşte güzel bir projeye başlamış olacam. Gezmek, fotoğraf çekmek, yeni insanlarla tanışmak için de bol vakim olacak.

İstanbullularla İstanbul'da(isterlerse), İstanbullu olmayanlarla bir başka yazıda görüşmek üzere :)

15 Mart 2011 Salı

Beni benden aldın çocuk !

Bu resimde beni alıp götüren bir şey var ama bir türlü bulamadım. Çocuğun bakışları, ellerini arkaya atıp durması, üstünki örme kazağı, iyi olmamıştıraşı, en üst düğmesine kadar iliklenmiş gömleği... Yokluk var belli, ama gözlerde bir o kadar da sevinç var. Kimbilir aklında ne var? Çocuk haliyle neye seviniyor?.. Ne için gelmiş o bakkala? Kim bilir kaç gün sonra ilk defa eline harçlık geçmiş? Neleri almak istiyor ama neleri alabiliyor? 

Duruşu hiç de öyle çocuk gibi değil sanki. Kocaman adam oldum der gibi.. Yaşım küçük ama bilsen ne kadar büyüğüm der gibi... Kocaman çocuk...

Yoksulluk.. Ama yoksul olduğunu farketmemek.. "Herşeyimiz var Allah'a şükür, bak bakkala bile gidip bişeyler alabiliyoruz." 3-5 kuruşla mutlu olabilmek, ya da öyle görünmek.. Çocuk olmak, çocuk kadar kanaatkâr olmak..

Nerdeyse ağlatacak bu çocuk beni. Kendi dönemindeki çocuklara göre durumu çok da kötü görünmüyor. Ama bir şeyler var o çocukta ve hâlâ bulamadım ne olduğunu. Benden olan, zihnimin bir yerlerinde duran birşeyler... O çocuk ben miyim, babam mı, dedem mi? Kim o? 

Sen de nerden çıktın çocuk? Zihnimi altüst ettin... Sende bir mesaj saklı çocuk.. O mesajı bulacağım..

2 Mart 2011 Çarşamba

Ben gitmiyorum !

Hani Buz Devri'nde bir sahne vardı: Sular etrafı basacak, herkes bulunduğu yeri terkediyor ama yaşlı bi köstebek "ben gitmem, burası benim vatanım" diye diretiyordu.(sözlerde hata olabilir) Ben de aynen o dede gibi hiç bir yere gitmiyorum. Hiç uğraşamam öyle wordpressmiş, yazıları taşımakmış... Zaten Türkiye'de youtube yasağından sonra dns değiştirmeyen kaç kişi vardır ki? Gerçi Hayal Meyal bilmiyorumuş ama istisnalar kaideyi bozmaz :)) 

Okuyabilen yine okumaya devam eder. Okuyamayanlar zaten kendi bloglarını da kurtaramazlar. DNS değiştirmeyi bilmeyenler de, nasıl olsa bir gün öğrenecekler :) Daha çoook site kapanacak gibi görünüyor.


25 Şubat 2011 Cuma

Önümüzdeki hafta gazetede köşe yazarı olcam !


Efenim, Biizn-i Hüda tarafından bu büyük ödüle layık görülmüşüm. Ne zamandır blogumu okuyor bilmiyorum ama heralde beğenmiş olmalı. Daha önce bir iki mim almıştım ama bu ilk ödülüm oldu. Yazarlık basamaklarını nefes nefese tırmanırken bu ödül benim için iyi gaz oldu :P Ekrem abiyle konuşayım da bana gazeteden bi köşe ayırsın. Artık vakti geldi yani. A.T.A. üstadımdan neyim eksik :P

Şaka bir yana aslında ben pek beğenmiyorum yazdıklarımı ama zaten beğenilsin diye de yazmıyorum. "Güzel gören güzel düşünür" düsturuna dayanarak, blogumu beğenenler için "o sizin güzelliğiniz efenim" diyorum. Şimdi bu ödülü ben de beğendiğim blogculara paslıyım. Ama sakın ha ödülü görüp de benim gibi gazete köşelerine göz dikmeyin. Yer yok arkadaşım doldu !!



http://bidosttt.blogspot.com/ kapattı ama gıyabında gönderiyorum :)



Diğer arkadaşlardan da özür dilemek isterim. Uzun zamandır blog takip edemediğim için açıkçası kimsenin blogundan da zevk alamıyordum. Sahalara geri döndüğümden beri yeni yeni takip etmeye başladım. Söz artık herkesi düzenli olarak takip ediciim :)

19 Şubat 2011 Cumartesi

Farketmek

Daha önce söylemiştim, Tarık Tufan'ın kitaplarını okumaya başladığımı. Çok hoşuma gitti kitaplar ve Tarık Tufan. Tabiri caiz ise yeni bir cevher keşfettim :) Bugün de televizyonda Serdar Tuncel'in programında gördüm Tarık Tufan'ı. İlk defa canlı sohbetini dinledim. Kitaplarındaki bunalım karakterin tam aksine geyik diyebileceğimiz bir tarzı var :) Çok neşeli birisi.

İlginçtir, birini ya da bir şeyi keşfettikten, onun farkına vardıktan, onu biraz tanımaya başladıktan sonra her yerde onunla ilgili şeyler görmeye başlıyorum. Mesela, Tarık Tufan'ı keşfettikten sonra nerdeyse hergün onunla ilgili bir şeyle karşılaştım. Bir arkadaşım, blogunda onun bir konferansına gittiğini yazmış, bugün tv'de o vardı... gibi şeyler. Bu sadece insanlar için değil, bir sürü şey için de böyle oluyor. Mesela, bir kavramı öğrendikten sonra onunla sık sık karşılaşıyorsun. Farkındalık böyle bir şey olsa gerek. Aslında buna bilmek de diyebiliriz. Artık sen o şeyi biliyorsundur. Eskiden bilmediğin için yabancıydı sana ve önemsemiyordun. Ama artık bildiğin, tanıdığın için karşılaştığın zaman farkediyorsun. Hayatının içine o da girmiş demektir bu.

18 Şubat 2011 Cuma

Duygusal mısın?

Evet nolmuş? :P 

Nedendir bilmem ama erkekler duygusal olamaz gibi bir hava var toplumun genelinde. Hele ağlamaya hiç ama hiç hakları yoktur. Ya kızar ya da güler. Başka bir alternatif yok :)) Şaka bir yana, bu duygusallık meselesine kafa yorasım geldi bu gece. Blogumu okuyanlardan, benimle sohbet edenlerden öğrendiğim kadarı ile duygusal biriymişim :) 

Kimisi burca yorar bunu, kimisi aileye, kimisi şuna buna... Yaratılıştan gelen bir duygusallık vardır evet ama bence  duygusallığın büyük kısmı sonrada ediniliyor. Bir nev'i öğreniliyor diyebiliriz. Yani en azından benim için öyle oldu.  Zaman içinde insan, çevresi, okudukları, izledikleri, yaşadıkları ile değişiyor. Ben de duygusallık yönünde bir değişime uğradığımı düşünüyorum.

Benim hizmetten olduğu herkes bilir (bilmeyenler de öğrenmiş oldu). Lise birinci sınıfta iken bir haftasonu yine abilerde kalıyorduk :) Mevlit kandiliydi heralde, eve esnaflar felan gelmişti. Sohbet mohbet derken bi CD taktılar. Nurullah Genc'in yağmur şiirini nasıl yazdığını anlattığı video (bkz: link) Işıklar kapalı, tv ekranına bakıyoruz. Biraz izledikten sonra baktım bizim abi gözlerini siliyor, bi başkası başını eğmiş ağlıyor felan... Lan noluyo dedim kendime. Ne var bunda ağlayacak amma duygusal adamlar bunlar diye düşünüyordum. O gün anlamamıştım niye ağladıklarını. Bizim abi gurbette ya anasını özledi felan gibi saçma şeylere yormuştum :) Yoksa bi insan nasıl ağlar ki... 

Bu olayı hayatımdaki kilometre taşlarından birisi olarak alabilirim aslında. Sonraları ben de abi oldum, ben de ağlamayı öğrendim :) Öyle ki her gece ağladığım olurdu (utanma smileyi) Aslında utanacak bir şey olduğunu da düşünmüyorum. Asıl ağlamayanlar utanmalı durumundan. Efendimizin dediği gibi, "yaşarmayan gözden Allah'a sığınırım" Ağlamayı unutmuşuz(ya da unutturulmuş) meğersem. Tabiri caiz ise kütük olmuşuz. Maneviyatı sadece 5 vakit namaz bir de sonunda "allaam bana ev ver, araba ver, iş ver, para ver" şeklinde yapılan  duadan ibaret sanıyoruz. Bir damla göz yaşı, cehennemin alevlerini söndürebilir... 

Duygusalım evet :) Ara sıra ağlarım evet :) Eskiden daha sık ağlardım ama aktif hizmetten çekilince ağlayacak derdim de kalmadı :( Derdi olan ağlar ama her dert te ağlatmaz adamı. Derdi para olan, mal-mülk olan ağla(ya)maz. Derdi O'nun rızası olan, O'nun sevgisi olan ağlar ancak. O'nun için ağlayan göz cehennem alevlerini görmez...

Neyse efenim ağlamaktan bu kadar bahsettiğim yeter :) Okuyan da bizi sürekli ağlayan biri zannetcek ama nerdeeee :) Asıl konuya gelirsek, duygusal olmak iyi bir şey bence. Duygusallık beraberinde tevazuyu, yumuşak huyu, mütebessimliği de getirir. Karşındaki insana kendini sevdirirsin. Zaten duygusal olduğun için sen de onu seversin. Ohh miss gibi geçinip gidersiniz. Ama bunun tam tersi olduğu durumlar da yok değil. Her iyi hasletin olduğu gibi duygusallığın da sömürüldüğü durumlar olabiliyor. İnsanlar sizi, bazen ciddiye almıyor, bazen anlamıyor, bazen küçük görebiliyor, bazen... bi sürü şey. Bazen kız gibisin bile diyebiliyorlar adama :)) En çok da bu düşündürüyor beni. Harbi harbi öyle mi oluyorum yoksa diye şüphe duymaya başlıyorum :P

Duygusallık konusu böyle bişey işte. Yine içimden gelenleri tam anlatamadığım bir yazı oldu :) Yine Akif'in dedi gibi "dili bağlı kalbimin". Sayfalarca yazabilecek şeyler geçiyor aklımdan ama buraya yazamıyorum. Neyse efenim bir sonraki yazıda ise Tevazu konusunu ele almak istiyorum. O konuda da epey bi sıkıntı var yani :)

12 Şubat 2011 Cumartesi

Onu da yarın düşünürüz

Bu günlerde bir öneri üzerine Tarık Tufan'ın "Ve sen kuş olur gidersin" isimli kitabını okuyorum. İçinden, çok etkilendiğim bir kısmını yorum yazmadan paylaşmak istedim. Yazar, sokakta dolaşırken, dışarda yatan yalnız bir adam görüyor. Onunla bir şekilde iletişime geçip konuşmak istiyor. Cebinde de bir miktar para var ve bu parayı ona vermek istiyor:

"Al bunları. Fazla bir şey değil ama atıştırırsın işte."
"İstemem"
"Ne demek istemem !"
"......."
"Yaa... al şunları da sende dursun."
"İstemiyorum."
"Lazım olur belki"
"Benim param var."
"Bak bir kere daha aynı şeyi söyleyip almamıştın."
"Param yarına yeter."
"O zaman öbür gün kullanırsın. Nasıl olsa biter. Nedir bu tavrın sana kötülük mü ediyorum Allah aşkına?"
"Onu da öbür gün düşünürüz."
Doğru duyduğumdan emin olduğum halde tekrarlamasını istedim.
"Ne dedin?"
"Onu da öbür gün düşünürüz. Biriktirmenin ne anlamı var? Deli gibi didinip durmanın faydası yok. Ölüm var, ölüm! Bana bak bazıları ölmeyi istese de beceremezler, sakın unutma bunu"

Devamını kitapta. Kitap yazarın iç dünyasını anlatıyor diyebilirim. İnce bir kitap ama yazarla beraber  düşüncelere daldığım için öyle çabuk bitmiyor :)  

5 Şubat 2011 Cumartesi

Ümitsiz hayat?

Bir arkadaşın "ümit etme" sözünün üzerine aklıma şöyle bir soru geldi; ümit olmadan nasıl olurdu hayat?

Ümit olmasaydı istemek de olmazdı çünkü, ikisi biribirine bağlıdır. İstemediğin şeyi ümit etmezsin, ümit etmediğin şeyi de istemeye gerek duymazsın. İstemek olmayınca, birçok insan için dua olmazdı. Çünkü ekseriyetimiz için dua istemekten ibaret.. Duamız olmayınca da ehemmiyetimiz olmazdı... 

Basit bir mantık yürütme yapınca sonucu buraya kadar varıyor. Belki de bu yüzden Allah ümitsizliği yasaklıyor... Düşünsenize ümit etmeseniz dua edermiydiniz? Nasıl olsa olmayacak ne gerek var duaya derdik heralde.

Soruya bir başka açıdan bakarsak, ümit olmasaydı imtihan da olmazdı diyebiliriz. İnsan ümit eder, ümit ettiği şey gerçekleşirse şükreder. Gerçekleşmezse sabreder. Bu da imtihanın temel felsefesi değil midir? Musibetlere sabır, nimetlere şükür...

Üzerine daha çok düşünmek lazım ama saat geç oldu.

3 Şubat 2011 Perşembe

Güldür gül



Gül olanın aslı güldür
Peygamberin nesli güldür
Girdim şahın bahçesine
Cümlesi aşı güldür gül

Asmasında gül dalları
Kovanında gül balları
Ağacında gül hâlleri
Selvi çınarı güldür gül

Açıl gel ey gonca gülüm
Ağlatma şeydâ bülbülün
Şu inleyen garib dilin
Âh-u efgânı güldür gül

Gülden terâzi yaparlar
Gül ile gülü tartarlar
Gül alırlar gül satarlar
Çarşı pazarı güldür gül

Gel hâ gel gül ey Nesîmi
Geldi yine gül mevsimi
Bu feryad bülbül sesimi
Sesi feryâdı güldür gül

29 Ocak 2011 Cumartesi

Biz çok çalışmalıyız !

Cuma gecesi çıktığım İstanbul - Akçakoca yolculuğundan dün(perşembe) döndüm. Bu süre zarfında kendimle başbaşa kalacak bolca zamanım oldu. Düşündüm, düşündüm... Önce geçmişten başladım düşünmeye. "Ne idim?" sorusunu sordum kendime. Hatırlayabildiğim kadar eskilere gidip oradan başladım düşünmeye, değerlendirmeye. Sonra bugüne geldim ve "Ne oldum?" sorusunu cevaplamaya çalıştım. Ve son olarak da "Nereye gidiyorum?" sorusunu sordum. "Ne oldum?" ve "Nereye gidiyorum?" sorularının cevapları pek içaçıcı değildi. Ortaya çıkan tablo karman çorman, zihin bulandıran cinstendi. Hani şu "modern" resim sanatındaki böyle iç içe geçmiş şekillerin olduğu, insan yüzündeki gözün ağızda kulağın alında olduğu tablolar gibiydi :) 

Bir hafta kadar önce bir arkadaşımla konuşurken "biz çok çalışmalıyız Yusuf" dediğini hatırladım. Çok sıklıkla duyduğumuz cümlelerden birisiydi aslında "çok çalışmalıyız". Daha ilkokuldan başlar "Türk, övün, çalış, güven".. Hatta bir de şarkısı var "çook çalışkan olmayız/ bu vatan için bu ülke için/ çook çalışkan olmalıyız" diye söylenen..

"Ne oldum?" sorusuna cevap ararken aklıma arkadaşın "biz çok çalışmalıyız" sözü geldi. Evet evet, ben çok çalışmadığım için o tablonun hali pek iç açıcı değildi. Bir yerden sonra "çok çalışmayı" bırakmıştım.  

"Ne idim?" sorusunun cevapları arasında dolanırken, bir zamanlar "biz en iyisi olmalıyız" dediğimi hatırladım. Evet, ne iş yapıyorsak, neyle meşgulsek en iyisi olmalıydık. Mühendis isek o işi en iyi yapanlardan birisi olmalıydık. Devlet isek, devletler arasında en iyilerden birisi olmalıydık. Aile reisi isek, o aile hane-i saadet gibi en güzel ailelerden biri olmalıydı... Bunları düşünüyordum bir zamanlar. Bunları düşünerek çalışıyordum ve başarılıydım. Ama bir yerden sonra bu "en iyi"nin yerini "iyi" almış. Sonra "orta" tabiri girmiş hayatıma ve en sonunda "düşük".. Bir kere o "en iyi" değerini kaybettikten sonra git gide düşmüşüm.

Şimdi tekrar yükseliş zamanı geldi diye düşünüyorum. Hedefe yine en iyiyi koyma zamanı geldi. Her yönüyle "örnek bir müslüman" olmaya çalışcam tekrar. Önce maneviyatı sonra maddiyatı düzeltcem. Hayatımda radikal değişiklikler yapacam. İnşallah muvaffak olurum. Bir gün bu yazıyı referans göstererek, "aylar/yıllar önce böyle bir kendine geliş süreci yaşamıştım çok şükür kendime geldim" derim. Dua ediniz efendim.

Son olarak da farkına vardığım birşeyden bahsetmek istiyorum. Bu güne kadar tanıştığım bütün insanlardan bir şekilde fayda gördüm. Ama büyük ama küçük faydaları oldu. Ama birkaç tanesi var ki onların bana gönderildiğini düşünüyorum :) Onların, bir şekilde hayatımın tekrar rayına oturması için gönderilen ilahi rahmetler olduğunu düşünüyorum. Rabbimin beni hizaya çekmek için, çıkmaza girdiğimde yol göstermek, zorlandığımda kolaylaştırmak için gönderdiği dostlar onlar. Bazıları geri gitti, kayboldu ama bazıları hâlâ duruyor. En son gelen de yukardıdaki "çok çalışkan olmalıyız" sözünün sahibi olan kişi diye düşünüyorum. Sadece bu çalışmak konusunda değil bir çok konuda gözümün görmesine vesile oldu. Allah ondan ve diğerlerinden razı olsun  :) Hayatımdaki hiçbir insan, hiçbir nesne, hiçbir olay amaçsız değil. Herşey bana hizmet ediyor O'nun emri ile. Ve ben de içimden gelerek "elhamdülillah" diyorum..

Hak şerleri hayreyler
Zannetme ki gayreyler
Ârif onu seyreyler
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
...

Deme şu niçin şöyle
Yerincedir ol öyle
Bak sonuna sabreyle
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
...

Her sözde nasihat var
Her nesnede zinet var
Her işte ganimet var
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
...

Vallahi güzel etmiş
Billahi güzel etmiş
Tallahi güzel etmiş
Allah görelim netmiş
Netmişse güzel etmiş

Tefvizname / Erzurumlu İbrahim Hakkı

3 Ocak 2011 Pazartesi

Ateşe atıyoruz

Üniversiteye gelmeden önce ben de çok radikal, kavgacı, tartışmaktan haz duyan birisiydim. Karşıt fikirli bir insanla konuşurkenki amacım onu alt etmekti. Sanki ona cevap veremeyeceği bir laf söylediğimde, susturduğumda, "mors ettiğimde" zafer kazanmış gibi hissederdim. Hoş karşımda benimle tartışan kişinin de benden pek farkı yoktu. Eğer olsaydı zaten o da benle tartışmazdı. Yani bu özellikler sadece belli bir ideolojiye ait değil. Bu insanın nefsine ait bir özellik. "Zafer"e duyulan şehvet.. Ben/Biz yendim/k...

"Diğerleri"ne göre dindar birer gençtik. Güya namaz kılardık, islami(?) fikirlerimiz vardı. "Bir ateist olsa da onu sözlerime köşeye sıkıştırıp müslüman yapsam" ya da  "Şu solcuya iki laf çakayım da kendine gelsin." düşünceleri beslerdik neredeyse. 

Ateisti müslüman yapma yöntemimiz bile kabalık içeriyor. Hani nerede efendimizin güler yüzü? Sözleriyle insanları köşeye sıkıştırıp onları düşünmeye sevk ettiği olmuş ama bizimki gibi düşündürmeden zorla olmamış. Haftada en az bir kere vaaz dinletirlermişiz de ders almazmışız. "Liseli" tabirini tam hak eden kafaya sahipmişiz. Oysa aynı vaazlar, üniversitede dinlediğimizde bizi değiştiren vaazlardı.

Bizim gibi düşünmeyenlere sinirlenirdik. Salaktılar, aptaldılar, kafaları basmıyordu, gözleri kör olmuştu, beyin yoktu, maldılar... Niye? Çünkü biz doğru(?) yoldaydık... 

Bu anlattıklarım benim lise hayatım :) Bunları daha da uzatabilirim ama aşağı yukarı o zamanki beni anlamışsınızdır. Şimdi ise o zamana göre bambaşka bir Yusuf var...

Günaha giren bir adama değil de onun işlediği günaha düşman olmamız gerek diyen bir dinimiz var bizim. En azından Üstad'dan duyduğum öyle benim. Ki, tarihimize baktığımızda da, bunun binlerce örneğini görebiliyoruz. Ama benim geçmişime baktığımda ve şimdi de bazı insanlara baktığımda tam tersini görmek mümkün. Hangimiz günah işlemedik? Bir insana düşmanın lazım olduğu en son andır günaha düştüğü an. O an insanın düşmana değil, o çukurdan çıkması için ona yardımcı olacak dosta ihtiyacı vardır. Günahlar bizim manevi hastalıklarımızdır diyor Üstad. Bir mikrop misali insandan insana geçer. O mikrobun yok edilmesi için de ilaç ve o ilacı yazacak doktor gereklidir. Bizler o hasta insanların doktorları olmalıyız. Eskiden hayvanlar hastalandığında ilaç felan olmadığı için yakılırlarmış ki mikrop diğer hayvanlara yayılmasın. Biz de günah mikroplarını yok etmek için, doktor olup ilaç vereceğime, günah işleyen adam ile birlikte ateşe atıyoruz..