29 Ocak 2011 Cumartesi

Biz çok çalışmalıyız !

Cuma gecesi çıktığım İstanbul - Akçakoca yolculuğundan dün(perşembe) döndüm. Bu süre zarfında kendimle başbaşa kalacak bolca zamanım oldu. Düşündüm, düşündüm... Önce geçmişten başladım düşünmeye. "Ne idim?" sorusunu sordum kendime. Hatırlayabildiğim kadar eskilere gidip oradan başladım düşünmeye, değerlendirmeye. Sonra bugüne geldim ve "Ne oldum?" sorusunu cevaplamaya çalıştım. Ve son olarak da "Nereye gidiyorum?" sorusunu sordum. "Ne oldum?" ve "Nereye gidiyorum?" sorularının cevapları pek içaçıcı değildi. Ortaya çıkan tablo karman çorman, zihin bulandıran cinstendi. Hani şu "modern" resim sanatındaki böyle iç içe geçmiş şekillerin olduğu, insan yüzündeki gözün ağızda kulağın alında olduğu tablolar gibiydi :) 

Bir hafta kadar önce bir arkadaşımla konuşurken "biz çok çalışmalıyız Yusuf" dediğini hatırladım. Çok sıklıkla duyduğumuz cümlelerden birisiydi aslında "çok çalışmalıyız". Daha ilkokuldan başlar "Türk, övün, çalış, güven".. Hatta bir de şarkısı var "çook çalışkan olmayız/ bu vatan için bu ülke için/ çook çalışkan olmalıyız" diye söylenen..

"Ne oldum?" sorusuna cevap ararken aklıma arkadaşın "biz çok çalışmalıyız" sözü geldi. Evet evet, ben çok çalışmadığım için o tablonun hali pek iç açıcı değildi. Bir yerden sonra "çok çalışmayı" bırakmıştım.  

"Ne idim?" sorusunun cevapları arasında dolanırken, bir zamanlar "biz en iyisi olmalıyız" dediğimi hatırladım. Evet, ne iş yapıyorsak, neyle meşgulsek en iyisi olmalıydık. Mühendis isek o işi en iyi yapanlardan birisi olmalıydık. Devlet isek, devletler arasında en iyilerden birisi olmalıydık. Aile reisi isek, o aile hane-i saadet gibi en güzel ailelerden biri olmalıydı... Bunları düşünüyordum bir zamanlar. Bunları düşünerek çalışıyordum ve başarılıydım. Ama bir yerden sonra bu "en iyi"nin yerini "iyi" almış. Sonra "orta" tabiri girmiş hayatıma ve en sonunda "düşük".. Bir kere o "en iyi" değerini kaybettikten sonra git gide düşmüşüm.

Şimdi tekrar yükseliş zamanı geldi diye düşünüyorum. Hedefe yine en iyiyi koyma zamanı geldi. Her yönüyle "örnek bir müslüman" olmaya çalışcam tekrar. Önce maneviyatı sonra maddiyatı düzeltcem. Hayatımda radikal değişiklikler yapacam. İnşallah muvaffak olurum. Bir gün bu yazıyı referans göstererek, "aylar/yıllar önce böyle bir kendine geliş süreci yaşamıştım çok şükür kendime geldim" derim. Dua ediniz efendim.

Son olarak da farkına vardığım birşeyden bahsetmek istiyorum. Bu güne kadar tanıştığım bütün insanlardan bir şekilde fayda gördüm. Ama büyük ama küçük faydaları oldu. Ama birkaç tanesi var ki onların bana gönderildiğini düşünüyorum :) Onların, bir şekilde hayatımın tekrar rayına oturması için gönderilen ilahi rahmetler olduğunu düşünüyorum. Rabbimin beni hizaya çekmek için, çıkmaza girdiğimde yol göstermek, zorlandığımda kolaylaştırmak için gönderdiği dostlar onlar. Bazıları geri gitti, kayboldu ama bazıları hâlâ duruyor. En son gelen de yukardıdaki "çok çalışkan olmalıyız" sözünün sahibi olan kişi diye düşünüyorum. Sadece bu çalışmak konusunda değil bir çok konuda gözümün görmesine vesile oldu. Allah ondan ve diğerlerinden razı olsun  :) Hayatımdaki hiçbir insan, hiçbir nesne, hiçbir olay amaçsız değil. Herşey bana hizmet ediyor O'nun emri ile. Ve ben de içimden gelerek "elhamdülillah" diyorum..

Hak şerleri hayreyler
Zannetme ki gayreyler
Ârif onu seyreyler
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
...

Deme şu niçin şöyle
Yerincedir ol öyle
Bak sonuna sabreyle
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
...

Her sözde nasihat var
Her nesnede zinet var
Her işte ganimet var
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
...

Vallahi güzel etmiş
Billahi güzel etmiş
Tallahi güzel etmiş
Allah görelim netmiş
Netmişse güzel etmiş

Tefvizname / Erzurumlu İbrahim Hakkı

3 Ocak 2011 Pazartesi

Ateşe atıyoruz

Üniversiteye gelmeden önce ben de çok radikal, kavgacı, tartışmaktan haz duyan birisiydim. Karşıt fikirli bir insanla konuşurkenki amacım onu alt etmekti. Sanki ona cevap veremeyeceği bir laf söylediğimde, susturduğumda, "mors ettiğimde" zafer kazanmış gibi hissederdim. Hoş karşımda benimle tartışan kişinin de benden pek farkı yoktu. Eğer olsaydı zaten o da benle tartışmazdı. Yani bu özellikler sadece belli bir ideolojiye ait değil. Bu insanın nefsine ait bir özellik. "Zafer"e duyulan şehvet.. Ben/Biz yendim/k...

"Diğerleri"ne göre dindar birer gençtik. Güya namaz kılardık, islami(?) fikirlerimiz vardı. "Bir ateist olsa da onu sözlerime köşeye sıkıştırıp müslüman yapsam" ya da  "Şu solcuya iki laf çakayım da kendine gelsin." düşünceleri beslerdik neredeyse. 

Ateisti müslüman yapma yöntemimiz bile kabalık içeriyor. Hani nerede efendimizin güler yüzü? Sözleriyle insanları köşeye sıkıştırıp onları düşünmeye sevk ettiği olmuş ama bizimki gibi düşündürmeden zorla olmamış. Haftada en az bir kere vaaz dinletirlermişiz de ders almazmışız. "Liseli" tabirini tam hak eden kafaya sahipmişiz. Oysa aynı vaazlar, üniversitede dinlediğimizde bizi değiştiren vaazlardı.

Bizim gibi düşünmeyenlere sinirlenirdik. Salaktılar, aptaldılar, kafaları basmıyordu, gözleri kör olmuştu, beyin yoktu, maldılar... Niye? Çünkü biz doğru(?) yoldaydık... 

Bu anlattıklarım benim lise hayatım :) Bunları daha da uzatabilirim ama aşağı yukarı o zamanki beni anlamışsınızdır. Şimdi ise o zamana göre bambaşka bir Yusuf var...

Günaha giren bir adama değil de onun işlediği günaha düşman olmamız gerek diyen bir dinimiz var bizim. En azından Üstad'dan duyduğum öyle benim. Ki, tarihimize baktığımızda da, bunun binlerce örneğini görebiliyoruz. Ama benim geçmişime baktığımda ve şimdi de bazı insanlara baktığımda tam tersini görmek mümkün. Hangimiz günah işlemedik? Bir insana düşmanın lazım olduğu en son andır günaha düştüğü an. O an insanın düşmana değil, o çukurdan çıkması için ona yardımcı olacak dosta ihtiyacı vardır. Günahlar bizim manevi hastalıklarımızdır diyor Üstad. Bir mikrop misali insandan insana geçer. O mikrobun yok edilmesi için de ilaç ve o ilacı yazacak doktor gereklidir. Bizler o hasta insanların doktorları olmalıyız. Eskiden hayvanlar hastalandığında ilaç felan olmadığı için yakılırlarmış ki mikrop diğer hayvanlara yayılmasın. Biz de günah mikroplarını yok etmek için, doktor olup ilaç vereceğime, günah işleyen adam ile birlikte ateşe atıyoruz..

21 Aralık 2010 Salı

Hayat Ne Garip !

Rahmetli Cem Karaca ile Mahzun Kırmızıgül'ün düet yaptığı bir şarkı var http://fizy.com/#s/1373w0 Hayat Ne Garip diyor. Şarkının sözleri için de ayrıca buraya bakabilirsiniz. Yazıyı okurken fonda da bunu ya da bunu dinleyebilirsiniz. (yazdıktan sonra ekleme: aslında yazarken dinlediğim herşeyi size de dinletmek isterdim)

Neyse biz asıl konumuza dönelim, 21 yaşındayım ama sanki 40 yıl yaşamış gibi hissediyorum kendimi. Geçmişe dönüp baktığımda, çok kısa ama içinde; kimlerin, nelerin, nerelerin olduğunu unutabilecek kadar çok uzun yılllar... Hangi anılar, hatıralar, kişiler, yerler, zamanlar, kişilikler...

Belki de ömrümün en değişken zamanlarında(gençlik) olduğum için böyle geliyordur ama sanki birden fazla ömür yaşamış gibiyim. Hayatımdan birden fazla ben geçmiş, birden fazla kişiliğim olmuş gibi.. İlkokulda başka bir ben, ortaokulda birden fazla ben(ler), lisede de aynı şekilde, üniversitede ise sayısını benim de bilmediğim ben(ler).. 

Bu kadar ben varken, öldükten sonra hiçbiri kalmayacak.. Sadece bir ben olacak o da asıl olmam gereken ben. "Yalan olur bir gün yalan / Yaşadığın aşkın sevdan / Yaradandır bâkî kalan / Hayat ne garip" öldükten sonra hepsi yalan olacak.. 

Yahu madem öyle ne diye bu kadar iş, güç, okul, para, arkadaş, dost, sevgi, akraba, zevkler, tadlar, renkler... Ne kadar da düşmüşüz hayatın içine. Hayata dair bir sürü şey sayabilirsiniz değil mi? Ya hayatın dışında olan? Benim aklıma birşey gelmedi. Hayat dışı ne var sahi bilen varsa yorum bıraksın. Sevaplar, günahlar, iyilikler, kötülükler, öbür taraf için yaptıklarımız ve yapmamamız gerekenler de hayatın ta kendisi aslında.

Kafamdan bir sürü şey geçiyor ama yazıya aktarmak çok büyük sıkıntı. Bir de kısır felsefi düşüncelere dalıp iman sarsıntısı yaşamak istemiyorum. Devamı gelmiyor. Bu sefer zayıf bir yazı oldu heralde. Daha çok kitap okumalıyım. Son olarak; blog yazmak da, kitap okumak da hayatın içinden..

5 Kasım 2010 Cuma

Ömür Dediğin..

Bugün yine lay-lay-lom bir şekilde nette gezerken, Davut Topcan isimli birinin vefat ettiğini gördüm. Friendfeed'de, tanıyan herkes onunla ilgil bir feed açmaya başlamıştı. Daha önce birkaç feed'ini görmüşlüğüm vardı ama kim olduğunu bilmediğim için biraz blogunu felan kurcaladım. 2007'den beri kanser hastasıymış ve bu dönemde tuttuğu bir blogu var. Bir kaç yazısını okuduktan sonra, geçmişte yaşadıklarımı düşünmeye başladım. 2007 yılında dedemi, 2008'de ise halamı kaybetmiştim. 2007'de halam kanser olmuştu. Dedemin vefatının arka planında da bu yatıyordu galiba. Daha kanser olduğunu öğrendiğimiz ilk hafta, dedem işyerinde çay yaparken, çaydanlığa su yerine tiner koymuş, bacağı yanmıştı. Dalgınlığının sebebi, kızı için duyduğu üzüntüydü heralde. 45 gün kadar ameliyatlarla dolu bir hastane serüveninden sonra dedem vefat etti. O sırada halam kemoterapi alıyordu. Zamanla halamın durumu da kötüye gitti ve daha 1 sene olmadan bu sefer de onu kaybettik.

Ömrüm boyunca hastanelerden nefret ettim. İnsanların hasta hallerini görmek istemiyorum hiçbir zaman. Ama hepsi insanın, bu hayattaki imtihanı. Herkes için bir ölüm sebebi tayin edilmiş. Belki hastalık bunlardan en güzeli. Çektiğiniz sıkıntılar günahlarınıza kefaret oluyor çünkü. Ölmeden önce, kendini affetirebilmek için son bir fırsat gibi sanki..

Ölüme hazır mıyım diye düşünmeye başladım.. Şimdi ölsem, acaba ne kadar günahım var, ne kadar sevabım var, O'nun rızasını ne kadar kazabilmişim? Hesaba çekiilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz... Çekiyorum ve battığımı görüyorum... Cennet ucuz değil... Öyle inanmakla, kalbin temiz olmasıyla pek olmuyor. İbadetlerim, hele ki namazlarım ne alemde? Ölen herkes ne yazık ki cennete gitmiyor, O'nun rızasını almış bir şekilde ölmüyor. Kendimizi kandırmamamız lazım. O'nun merhameti boldur amenna ama eli boş da gidilmez ki O'nun huzuruna..

Kefenin cebi yok derler ya, aslında var! Kefenin görmediğimiz bir cebi var. İçine ibadetlerinizi, O'nun için, O istedi diye yaptığınız işleri koyuyorsunuz. Zaten ömrümüzü kefenin tamamı olarak düşünürsek, yaptığımız hayırlı şeyler de o kefende ancak bir cep kadar yer kaplar -ya da kaplamaz bile-..

Tertemiz geliyoruz ama ömür dediğin şeyde kirleniyoruz, kirletiyoruz. Hadi bakalım, bugünden sonra ölüme hazırlanalım. Farzedelim ki bugün, ölümcül bir kansere yakalandık ve ÖLECEĞİZ. Bugünden sonra artık bir kanser hastası gibi yaşayalım. O'nun huzuruna çıkacağımız güne adam-akıllı hazırlanalım... Yatsıyı kılmayan varsa yatmadan kılsın !!!

7 Ekim 2010 Perşembe

Şimdi tekrar O'na iltica etme vaktidir...

İnsan dönem dönem, O'ndan uzaklaşıyor. Dünya öyle bir tatlı geliyor ki, unutuveriyorsun geri kalan herşeyi. Hani çizgifilimlerde olur ya, erkek kedi parfüm sıkar üstüne, diğerini kandırıp istediği yere getirmek için. O diğeri de parfümün kokusunu alınca, uçarak gider kokunun peşinden. Orda bir yerde saklanan kedi pat diye kafasına bir tava geçirir. İşte kafasına yediği o tava, o kokunun tuzak olduğunu anlatır kediye...

Dünya da aynen böyle yapıyor insana. Birkaç göstermelik güzel şey sunuyor sana, kendinden geçip gidiyorsun peşinden. Sonra bir tokat yiyorsun... Kendine getiriyor bu tokat seni. Gözün açılıyor, bakıyorsun ki herşey yalanmış. Yokmuş aslında o güzellikler, kandırmaca imiş.. Seni tuzağına çeken dünyanın aldatıcı iksirlerinden birisiymiş.

Çok şükür ki, tam zamanında kafama tavayı yiyorum. Tam kaybetmeye yakınken tava sert bir şekilde çarpıyor kafama. Son iki günde güzel bir tokat yedim şükür :) Genelde bu tokat hep aynı yerden geliyor. Hep  aynı zayıf noktaya vuruluyor. Ve ben yine şükrediyorum o zayıf noktam olduğu için. Ya olmasaydı? Ya tokat yiyemeseydim? Nasıl uyanırdım...

Şimdi tekrar ona iltica etme, mülteci olma vaktidir. Ben geldim, kabul edermisin deme vaktidir. O her zaman kabul eder biliyorum, ama ben yine de sormak istiyorum.. Bizi kabul eder misin?